Boş Dolaplar

Boş Dolaplar, kendi yetişkinliğinden çocukluğuna bakan ve aslında ikisinden de mutlu olmayan bir kadının hikâyesi. Çocukken çok mutlu olduğu hayat, aslında o kadar da mutlu olunacak bir hayat değilmiş. Bunun öfkesi kitabın her yerinde.

Denise ailesine çok öfkeli ve bu bazen benim de Denise'e çok kızmama sebep oldu. Ama o da aynı yerde: bir an ailesine minnettar kendine kızgın bir kadın, bir an tamamen ailesine öfke dolu kendine minnettar bir kadın. Bu duygularla yüzleşme anlarının kürtajıyla beraber anlatıldığı düşünülünce, bu yoğunluk çok anlaşılır.

Ernaux'nun filtresiz dili beni yer yer yordu ama öfke böyle bir duygu olmalı. Female rage… Beni asıl bozan dillendirdikleri değil, dillendirmedikleri. Denise bunları ailesine söylese anlamayacaklarının, boşu boşuna yıpranacaklarının farkında.

Bir yerde, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir şey diyor: Size nereden anlatmaya başlayayım ki? Edebiyattan mı, okuduklarımdan mı, okuldan mı? Özetle: benim geçtiğim yerlerden geçmeden neden böyle düşündüğümü anlayamazsınız ki. Anlatmayı çok isterdim, ama nasıl anlatayım?

Spinoza Problemi

Kitabın sonunda neyin kurgu, neyin tarihi gerçek olduğuna dair notlar var, o kısmı inceleyebilirsin. Ben şimdilik oraya çok takılmayacağım, çünkü beni asıl yakan şey Rosenberg'in Friedrich'e ihaneti oldu.

Friedrich'in Yalom'un hayal ürünü olduğunu biliyoruz. Ama bu kurgusal karakterin psikoterapi uygulama çabası sırasında, Rosenberg tam kendini açacakken, o ezikliğiyle ilgili bir şeyleri çözmeye başlayacakken Hitler tarafından göreve çağırıldığı an, istemediği anlarda bile onu dinlemiş, yardım etmeye çalışmış birine sırtını dönüyor. Friedrich'in Yahudi yanlısı olduğunu söylediğini ve belki de onu tehlikeye atmış olduğunu da unutmayalım. Karakterin akıbetini bilmiyoruz hikayede yeri olmadığı için ama o senin çocukluğundan biri be.

Rosenberg'in portresi gerçek bir psikanalistin gözlemlerine dayandığı için bu sahne çok gerçek ve çok can yakıcı. Böyle bi’ an yaşansaydı benim de tam Rosenberg’den bekleyeceğim şey olacağı için mi takıldım bu kadar bilmiyorum.

Çocukluğundan beri bir parçası olmaya çalıştığı topluluğun liderinden onay görme beklentisi bütün hayatını şekillendiriyor diyebiliriz. Daha da üzücüsü, bu onayı ancak mahkemede, önde gelen nazi savaş suçluları arasında yargılanacağını öğrendiğinde alabiliyor. Bunu duyduğunda gülümsemesi ise tüyler ürpertici bir akıl hastalığının sonucu.

Spinoza tarafında beni etkileyen yine kurgusal bir karakter oldu: Franco. Spinoza'yla ilişkisinden çok, Franco bana Spinoza'nın paralel bir evrendeki hayatı gibi geldi. Museviliği içeriden değiştirmeye çalışan, topluluğu tarafından kabul görebilmek için biraz daha yumuşak başlı, kendi aklıyla vardığı sonuçları ve -akıl- merkezciliğini gizleyen, sevgi de görmüş bir Spinoza.

Son görüşmelerinde, Franco giderken şöyle bir cümle var ve paralel evren fikrimin kaynağı:

❝

Mavna ufka doğru gittikçe küçülürken Bento'nun cherem'inin hayaleti gittikçe büyüdü.

Irvin D. Yalom

Rosenberg'le Spinoza'yı birbirine bağlamaya çalışmak bence anlamsız. Rosenberg, Spinoza'nın kütüphanesini ele geçirdiğinde kitapları inceleyemeyip "Spinoza problemi"ni de bir sonuca bağlayamıyor, Spinoza'nın da Nazilerden haberi yok. Rosenberg'in o düşünceleri kavrayacak kapasitesi ya da sağlığı olmadığını, Etika'yı yıllarca okuyamayıp bir türlü bırakamamasından da anlıyoruz zaten.

Ama ikisini birbirine bağlayan bir şey var bence, Spinoza'nın kendi cümlesi:

❝

Farklı insanlar aynı nesneden farklı şekilde etkilenebilirler.
Aynı insan aynı nesneden farklı zamanlarda farklı şekillerde etkilenebilir.

Baruch Spinoza

Kasım'ın Kitapları ve Mektup Tarihleri

Yedinci Adam - John Berger & Jean Mohr

Kötülüğün Sıradanlığı Adolf Eichmann Kudüs’te - Hannah Arendt

Kötülüğün Sıradanlığı daha önce okuduğum bir kitap.
Spinoza Problemi'nde Yalom'un anlattığı bir yer var:
Friedrich tam ülkeden gitmesi gerektiğini fark ettiği sırada askere çağrılıyor ve Nazi ordusunun hekimlerinden biri oluyor. Kesinlikle faşist düşünceleri olmayan, aksine bu düşüncelerden tiksinen, Rosenberg'i bile yumuşatmaya çalışan biri olarak resmediliyor. Yine de bürokrasi yüzünden orduya hizmet etmek zorunda kalıyor. O bölümü okurken aklıma tekrar bu kitap geldi, o yüzden birlikte açmak istedim.

Yedinci Adam'la da yurdunda olmamaya bir de Jean Mohr’un fotoğrafları ve John Berger’in kelimeleriyle bakalım.

Yurdunu terk eden göçmen işçileri ele alan, ne roman ne de belgesel denebilecek bir kitap.

Kitapların ayrıntılı içeriklerini ve edinebileceğin linkler için kitaplığımıza doğru yol alabilirsin:

Ve küçük bir itiraf

Yayınlar planladığım gibi gitmedi. Newsletter’da neredeyse 400 kişi olduk ve bu beni çok mutlu ediyor. İstatistiklerin canlılarda daha düşük süreceğini tahmin ediyordum zaten ama sanıyorum pazar akşamları herkesin hayatı başka bir yere akıyor, bunu kulübün bana ne olmak istediğini söylemesi olarak okudum.

O yüzden bir süre yayınları zorlamayacağım. Onun yerine mektuplaşalım.

Nasıl işleyecek?

Her kitap için Shift Log’ları ayıracağım. Ne düşündüğümü, nerede durduğumu, nereye kızdığımı yine belirlediğimiz tarihlerde anlatacağım. Sen de istersen bana cevap yaz. Kitabı bitirmiş olman gerekmiyor, hiç başlamamış olman da sorun değil. Kimse yoklama almıyor, hâlâ.

Kitaplar aynı, takvim aynı. Sadece buluşmalar ekranda değil, gelen kutunda kalmaya devam edecek.

Cevaplarını bu maile yanıt olarak yazabilirsin. Hepsini okuyorum.

Görüşmek üzere.

Yaren